Home » istanbul escort » TROPİK DİYARLARDAN KARLARA BÖLÜM 3

TROPİK DİYARLARDAN KARLARA BÖLÜM 3

TROPİK DİYARLARDAN KARLARA BÖLÜM 3.

On yaşında bir Alman kurdu olan köpeği Prenses, evin her
yanını tüyleriyle kaplıyordu. Yumuşak huylu bir köpekti ve ki
reçlenme yüzünden arka bacaklarındaki gücü gitgide kaybedi
yordu. Anladığım kadarıyla bu, bu cins köpeklerde sık görülen
bir durumdu. Daha önceki deneyimlerime dayanarak popo
sunu yerden kaldırıp altında Agnes’m dişlerini aradım. Bugün
şansım yoktu. Fakat başka günlerde, onu dişlerin üzerine otu
rurken bulduğum olmuştu. Bu yüzden her zaman bunu dene
meye değerdi. Prenses, kuyruğunu salladıktan sonra az önceki
rahatsız edilişini tamamen unutarak ateşin başında rüyalarına
geri döndü. Agnes ve ben arayışımızı sürdürürken defalarca
birbirimizi kızdırdık. Yatak odasından, “Burada değiller!” diye
bağırırdı.
Ben de, “Burada da değiller!” diye mutfaktan bağırırdım.
Ama sonunda ben kendimi yatak odasını ararken, Agnes da
kendini mutfakta bakınırken bulurdu. Küçücük evde arayabi
leceğimiz tüm odalar bu kadardı, bu yüzden her yere baktığı
mızdan emin olmak için her ikisini de ikişer kez kontrol eder
dik. Örneğin o gün dişler, koltuğun yanındaki örgü sepetinin
içine düşmüştü.
Dişlerini yeniden ağzına yerleştirirken bana, “Sen gerçek bir
hazinesin, tatlım” dedi. “Hazır buradayken gel de birlikte tele
vizyon seyredelim.” Bu sık sık kullandığı bir yöntemdi. İsteğini
yerine getirirken hafifçe gülümsedim. O, çok uzun zaman yal
nız yaşamış ve etrafında insanların olmasından hoşlanan, yaşlı
bir hanımefendiydi. Kitabımı daha sonra da okuyabilirdim.
Çoğu zaman bu işin hiç de zor bir tarafı yoktu. Ona daha çok
can yoldaşlığı ediyordum ve eğer buna iş saatlerimin dışında
ihtiyaç duyuyorsa bu büyük bir sorun değildi.
Dişleri; daha önce yastığın altında, banyo dolabının arka
sında, mutfak tezgâhındaki çaydanlığın içinde, el çantasında
ve inanılması zor daha birçok yerde bulduğum olmuştu. Ama
dişlerin, televizyonun arkasından, şöminenin içinden, çöp ku
tusundan, buzdolabının üstünden ve ayakkabısının içinden
çıktığı da olmuştu. Ve elbette, dişler defalarca heybetli Alman
kurdu Prenses in poposunun altından da çıkmıştı.
Birçok kişi için rutin bir yaşam sorun değildir. Kişisel olarak
ben, değişim konusunda çok daha başarılıyım. Ama rutinin de
gerekli olduğu yerler vardır ve çoğu insan rutin bir yaşamda
daha rahat eder, özellikle de yaşları ilerledikçe. Agnes söz ko
nusu olduğunda hem günlük hem de haftalık rutinler vardı.
Her pazartesi, Agnes’ın doktorlarına gidip rutin kan testleri
ni yaptırırdık. Randevu her hafta tam olarak aynı saatteydi.
Onun için her gün tek bir şey gerçekleştirmek yeterliydi, yoksa
dinlenmek ve örgü örmekten oluşan akşamüstü rutini ıııahvo
labiiirdi.
Prenses, hava ister yağmurlu, fırtınalı; ister güneşli olsun,
her yere bizimle birlikte gelirdi. Önce kamyonetin arka kıs
mındaki parça alçaltılırdı. Yaşlı köpek bunu her zaman kuy
ruğunu sallayarak sabırla beklerdi. Gerçekten de muhteşem
bir hayvandı. Daha sonra ben, önce ön ayaklarını kamyonetin
arka kapısına doğru kaldırır ardından hızlıca arka ayaklarını
tutup onu kamyonete bindirirdim. Yoksa arka ayakları gü
cünü kaybeder, Prenses yere düşer ve benim her şeye yeni
den başlamam gerekirdi. O zamana kadar bu küçük gezinin
hatırası olarak üstüm kum rengi köpek tüyleriyle kaplanmış
olurdu.
Prenses in aşağı inmesi daha kolaydı ama yine de yardıma
ihtiyaç duyuyordu. Prenses, ön ayakları yere değecek biçimde
kendisini aşağı doğru sarkıtır ve arka ayaklarını indirmem için
beni beklerdi. Bu arada Agnes da bir şey için benim yardımı
ma ihtiyaç duyarsa Prenses ben ona yardım edene kadar arka
ayakları havada asılı halde beni beklerdi. Aşağı indiğindeyse
acısız ve mutlu biçimde, her zaman o koca kuyruğunu sallaya
rak yürümeye başlardı.
Salı günleri yakındaki bir köyden ev alışverişi yapılarak ge
çirilirdi. Çalıştığım yaşlı insanların birçoğu oldukça tutum
lulardı. Fakat Agnes bunun tam tersiydi. Agnes sürekli bana
istemediğim ve ihtiyacım olmayan şeyler almaya çalışırdı.
Marketin tüm koridorlarında aynı manzarayla karşılaşırdınız:
Birbirleriyle durmadan tartışan; biri genç, biri yaşlı iki kadın.
Her ikimiz de gülümser, hatta kahkahalar atardık; ama ikimiz
de çok kararlı olurduk. Sonuç olarak Agnes ın almamı istedik
lerinin yarısını almış olarak geri dönerdim. Bunlar; çeşitli veje
taryen yiyecekler, ithal mangolar, bir yelek, yeni bir saç fırçası
ya da berbat tatlı diş macunları olabilirdi.
Çarşamba günleri yine köy merkezinde tombala oynamaya
giderdik. Gözleri iyi görmüyordu ve ben, bitirdiği çinkoları
doğrulatması için Agnes’ın gözleri olurdum. Agnes sayıları ko
laylıkla okuyabiliyordu ve kulakları da fena duymuyordu; fakat
emin olmak için her sayının üstünü kapatmadan önce bana
sorarak kontrol ederdi. Oradaki bütün yaşlıları seviyordum. O
zamanlar yirmili yaşlarımın sonundaydım ve oradaki tek genç
bendim. Bu da Agnes’ı çok özel kılıyordu. Orada benden ar
kadaşım’ diye bahsediyordu.
Yaşlı tombala arkadaşlarına, büyük bir ciddiyet ve gururla,
“Dün arkadaşımla birlikte alışverişe gittik ve ben ona yeni iç
çamaşırları aldım” diye anlatırdı.
Ben orada oturmuş, “Aman Tanrım!” diye düşünürken etra
fımızdaki herkes kafasını sallayarak bana gülümserdi. Ve Agnes
devam ederdi: “Annesi bu hafta ona Avustralya’dan bir mektup
gönderdi. Biliyor musunuz, şu an orada hava gerçekten de çok
sıcak. Ve yeni bir yeğeni olmuş.” Yine tüm başlar sallanır ve
tüm yüzler gülümserdi.
Ona verdiğim bilgileri ne kadar sansürlemem gerektiğini
öğrenmem uzun sürmedi. Diğer türlü, tombala arkadaşlarının
hayatım hakkında neler öğrenebileceklerini düşünmekten hiç
hoşlanmıyordum. Özellikle de annem uzaktan da olsa bana
kendimi iyi hissettirmek için güzel iç çamaşırları gönderdiğin
de. Ama Agnes bunları yaptığında her zaman sevgi dolu ve ma
sum görünüyordu. Bu yüzden Agnes’ın bazen yaşamama sebep
olduğu yüz kızartıcı durumlara katlanmayı başarıyordum.
Perşembeleri, öğle yemeğini dışarıda yediğimiz tek gün
dü. Bu üçümüz için önemli bir gündü ve elbette bahsetti
ğim üçüncü kişi Prensesti. Kentteki kasabaya arabayla gidip
Agnes’ın kızıyla yemek yerdik, ingiliz standartlarına göre kırk
sekiz kilometre epey uzun bir yoldu; ama bir Avustralyalı içimi
yan mahalleye geçmek gibiydi. Uzaklığa bakış açımızdaki farkk,
kesinlikle kültürel bir farklılıktı.
ingiltere’de sadece üç kilometre yol gittiğinizde tamamern
bambaşka bir köye gelirsiniz. Karşılaşacağınız aksan bir önceki
köyden tamamen farklı olur ve hayatınız boyunca yan köyde
yaşamış bile olsanız o köyde tanıdığınız hiç kimse olmayabilir.
Avustralya’da ise bir parça ekmek bulabilmek için seksen kilo
metre yol gitmeniz gerekebilir. Komşularınız sizden o kadar
uzak olabilir ki hatırınızı sormak için sizi telefonla ya da çift
yönlü telsizle arayabilirler; ama yine de kendilerini sizin kom
şunuz sayarlar. Bir keresinde kuzeydeki bir bölgede çalışmıştım
ve orada her şey birbirinden o kadar uzaktı ki insanların en ya
kın bara gitmesi için uçağa binmesi gerekiyordu. Küçük havaa
lanı, akşamın erken saatlerinde tek ve iki kişilik uçaklarla dolar,
ertesi sabah ise tamamen boşalmış olurdu. Misafirler, mideleri
yarı yarıya birayla dolu olarak çiftliklerine geri dönerlerdi.
Yani dışarıda geçirdiğimiz perşembe günleri.

Cevap bırakın