Home » istanbul escort » TROPİK DİYARLARDAN KARLARA BÖLÜM 2

TROPİK DİYARLARDAN KARLARA BÖLÜM 2

TROPİK DİYARLARDAN KARLARA BÖLÜM 2.

Bankacılık sektöründen uzaklaşmayı öyle çok istiyordum ki
her işi yapabileceğimi söylemek gibi komik bir hata yapmıştım
ve bundan birkaç gün sonra harika bir adada, boğazıma kadar
kirli bulaşığa batmış halde yaşamaya başlamıştım.
Fakat bir adada yaşamak, gerçekten de muhteşem bir dene
yimdi. Bu, beni sadece pazartesi-cuma döngüsünden kurtar
makla kalmamış, aynı zamanda haftanın hangi gününde ol
duğumuzu bile unutmamı sağlayacak kadar başarılı olmuştu.
Buna bayıldım. Bir yıl boyunca pek de güzelliğiyle tanınmayan
bulaşıkçılık işinde çalıştıktan sonra kendime barda bir iş bul
mayı başardım. Aslına bakarsanız mutfakta geçirdiğim zaman
oldukça eğlenceliydi ve bana, yaratıcı yemekler yapmak konu
sunda çok şey öğretti. Ama tropikal bir iklimde klimasız ve çok
sıcak bir mutfakta çalışmak, çok zor ve sürekli ter dökmenize
sebep olan bir iştir. En azından izin günlerim, doğa harikası
yağmur ormanlarında dolaşarak, tekne kiralayıp yakınlardaki
adaları gezerek, tüple dalarak ya da sadece bu cennetin tadını
çıkararak geçiyordu.

Barda çalışmaya gönüllü olmam, sonunda bu çok istediğim
işe giden kapıyı bana açmış oldu. Durgun ve mükemmel ma
vilikteki denize, bembeyaz kumlara, rüzgârda sallanan palmiye
ağaçlarına ve bunun gibi bir sürü şeye bakmak hiç de zor bir iş
değildi. Hayatlarının tatilini yapan mutlu müşterilere hizmet
etmek ve broşür fotoğraflarına yakışacak güzellikte kokteyller
hazırlamakta ustalaşmak, bankacılık yaparken bildiğim dünya
dan tamamen farklıydı.
Bana sahibi olduğu matbaacılık şirketinde bir iş teklif eden
Avrupalı adamla tanışmam da bu barda oldu. Yolculuğa duy
duğum özlem her zaman benim bir parçam olmuştu ve iki yıl
lık ada hayatının ardından yeniden bir değişiklik yapma ve bir
şekilde kimsenin beni tanımadığı bir yerde olmanın özlemini
çekmeye başlamıştım. Gece gündüz aynı insanlarla hem çalışıp
hem birlikte yaşadığınızda günlük hayatınızdaki mahremiyeti
niz sizin için çok önemli hale gelebiliyor.
Birkaç yıl bir adada yaşadıktan sonra ana karaya dönen her
kesin, bir kültür şoku yaşaması beklenen bir durumdur. Fakat
oradan, kendimi dilini bile konuşamadığım tamamen yaban
cı bir ülkeye atmam en hafif deyimle mücadele gerektiren bir
durumdu. Bu aylar boyunca yolum birkaç güzel insanla kesişti
ve o zaman dilimini yaşamış olmaktan memnunum. Fakat ye
niden benim gibi düşünen arkadaşlara ihtiyaç duymaya baş
lamıştım. Bu yüzden bir süre sonra ingiltere’ye geri döndüm.
Oraya, cebimde ülkede tanıdığım tek kişinin evine gitmek için
bilet alacak kadar para dışında bir poıınd altmış altı centle dön
düğümde hayatımda yepyeni bir dönem de başlamış oldu.
Nev in kocaman, sıcak bir gülümsemesi ve azalmaya başla
mış, bembeyaz bukleleri vardı. Ayrıca büyük bir şarap severdi
ve buna uygun biçimde Harrods’da bir şarap uzmanı olarak
çalışıyordu. O gün, mağazanın yaz satışlarının ilk günüydü ve
gece boyunca boğazda yol almış feribottan indiğim gibi oraya
gitmiş olan benim, o zarif ve yoğun topluluğun içine girdi
ğimde oldukça paspal göründüğüm kesindi. “Selam Nev. Ben
Bronnie. Fiona’nın bir arkadaşıyım. Birkaç yıl önce armut kol
tuğumun üzerinde uyuyup kalmıştın” diyerek tezgâhın üzerin
den ona neşeli bir gülücük gönderdim.

Onun, “Tabii ya, Bronnie. Nasılsın bakalım?” dediğini duy
duğumda çok rahatladım. Büyük bir umutla, “Bu gece kalabi
leceğim bir yere ihtiyacım var” dedim.
Nev, ceketinin cebindeki anahtarlarına uzanırken, “Elbette.
Al bakalım” dedi. Ve böylece o gece başımı sokacak bir yere.
üzerinde uyuyabileceğim bir yatağa ve evine nasıl gidileceğini
anlatan yol tarifine sahip oldum.
“Peki, senden on sterlin borç alabilir miyim?” diye sordum
umutla. Nev, hiç tereddüt etmeden arka cebinden on sterlin
çıkardı. Ona söylediğim teşekkür sözlerine karşılık olarak bana
gülümsediğinde her şeyin yoluna girdiğini düşündüm. Bir ya-
tağım ve yiyecek bir şeylerim olmuştu.
içinde kendim için bir iş bulmayı umduğum gezi dergisi,
bayiye o sabah geldi ve ben de bir tane satın aldım, Nev’in
evine gittim ve üç telefon konuşması yaptım. Ertesi sabah,
Surrey’de yaşayabileceğim yeri de olan bir bar işi için görüşme-
deydim. Bu, mükemmeldi.

Bundan sonraki birkaç yıl dostluklar ve romantik ilişkiler-
le hızla akıp geçti. O günler, çok eğlenceli zamanlardı. Taşra
hayatı bana iyi geliyor ve bazen bana adada yaşayan insanları
anımsatıyordu. Etrafımda zaman içinde çok sevdiğim insanlar
vardı. Ayrıca Londra’dan çok da uzak sayılmazdık, bu yüzden
şehre düzenli aralıklarla gidebiliyordum ve bu gezilerin çoğu-
nun keyfini sonuna kadar çıkardığımı söyleyebilirim.
Fakat yine yollar beni çağırıyordu. Biraz da Ortadoğu’yu
keşfetmek istiyordum. Uzun İngiltere kışlarını yaşamak ger-
çekten çok hoş bir deneyimdi ve birkaç yıl boyunca bunu ya-
şamış olduğum için çok memnunum. Bu, Avustralya’nın uzun
ve sıcak yazlarıyla taban tabana zıttı. Gitmek ya da kalmak ko-
nusunda bir seçme şansına sahiptim ve yolculuk için biraz daha
para biriktirmek amacıyla bir kış daha kalmaya karar verdim.
Bunu yapabilmek için kendimi bar hayatının her akşam dışa-
rı çıkıp sosyalleşmeyi körükleyen ortamından uzaklaştırmam
gerekiyordu. Hiçbir zaman çok içki içen biri olmadım ve artık
hiç içki içmiyorum; fakat yine de her akşam dışarı çıkmak içki
içmeden de oldukça pahalıya mal olabiliyordu ve bu parayı,
yolculuğum için kullanabilirdim.

Bu kararı verdikten çok kısa süre sonra Surrey’e komşu köy-
lerden birinde yaşayan Agnes’ın gazeteye vermiş olduğu iş ilanı
gözüme çarptı. Çiftçi Bili, benim de aslında bir çiftçi kızı ol-
duğumu öğrenir öğrenmez, daha ilk görüşmede bana işe baş-
lamamı teklif etti. Annesi Agnes seksenli yaşlarının sonlarında,
omuzlarına kadar gri saçları; neşeli bir sesi; kocaman, yuvarlak
bir göbeği olan ve neredeyse her gün aynı kırmızı-yeşil hırka-
yı giyen bir kadındı. Çiftlikleri merkeze sadece yarım saatlik
mesafedeydi ve izin günlerimde arkadaşlarımı görmek oldukça
kolaydı. Ama orada yaşadığım dönemde kendimi bambaşka
bir dünyada yaşıyormuş gibi hissetmiştim. Pazar akşamından
cuma akşamına kadar her gün yirmi dört saat Agnes la birlik-
te olduğum için kendimi dünyadan soyutlanmış gibi hissedi-
yordum. Her akşamüstü sahip olduğum iki saatlik boş zaman,
sosyal hayatımı geliştirmemde pek işe yaramıyordu ve arada
sırada bu zamanı İngiliz adamı görmek için kullanıyordum.
Dean harika bir insandı. Tanışmamızdan henüz birkaç da-
kika sonra espri anlayışımız bizi birbirimize bağlayan şey ol-
muştu. İkimizin de müziğe duyduğu sevgi aramızdaki bağı
güçlendiren şeylerden biriydi.

Onunla, ülkeye geldiğim günün ertesi günü, bardaki iş gö-
rüşmesine gittiğimde tanışmıştık ve kısa süre içinde ikimiz için
de birbirimizi tanımanın, hayatlarımızı daha zengin ve eğlen-
celi kıldığı kolaylıkla görülebilir hale gelmişti. Fakat ne yazık
ki o dönemde zamanımın çoğunu Dean’le geçiremiyordum.
Günlerim çoğunlukla Agnes’la ilgilenerek ve onun dişlerini
arayarak geçiyordu. Birinin, o kadar küçük bir evin içinde diş-
lerini kaybedebilecek bu kadar çok ve farklı yer bulabilmesi
gerçekten de inanılmazdı.

Cevap bırakın