Home » istanbul escort » DÜRÜSTLÜK VE TESLİMİYET BÖLÜM 2

DÜRÜSTLÜK VE TESLİMİYET BÖLÜM 2

DÜRÜSTLÜK VE TESLİMİYET BÖLÜM 2.

Burası çalışmak için harika bir yerdi. Stella’nın Yogi
adındaki beyaz, huzurlu kedisi yatağın ayakucunda yatıp beni
izlerdi. Akşamüstleri mahallemiz daha da sessiz olduğu için bu
zamanı genellikle esneme ve nefes egzersizleri yaparak geçiri
yordum. Stella’nın uyuduğunu düşünürken yaptığım bir şeye
yorum yapması, duruşumu nasıl daha iyi hale getirebileceğimi
söylemesi ya da biraz daha dinamik ve zorlayıcı olan benzer bir
hareketi yapmamı tavsiye etmesi çok hoşuma giderdi. Sonra
Stella yine uykuya dalardı.
O zamanlar yaklaşık beş yıldır yoga yapıyordum. Yoga yap
maya, Avustralya’nın batısında yaşarken Perth’in bir banliyösü
olan Fremantleda başlamıştım. Haftada iki kez bisikletime at
layıp birkaç banliyö uzaklıktaki Fremantle’a giderdim. Öğret
menim, Kale’di. O gerçekten harika bir öğretmendi. Onun da
kendi hayatında yolunu bulması epeyce uzun sürmüştü. Onu
bu yola sokan, sırtını incitmesi olmuştu. Hayatın onun için
büyük planları olduğu belliydi ve o hayattaki amacını bulmuş
tu. Bu, birçok istekli öğrencisi için de büyük bir kazançtı.
Perth’den ayrıldığımızda hayat bir süreliğine dengesiz hale
geldi. Ama yoga beni çağırmaya devam ediyordu. Yaşadığım
her yerde yeni bir sınıf bulmaya çalışıyor ve bazılarına kısa
süreli de olsa devam ediyordum. Ama Kale’in sınıfındaki kadar
bağlanabileceğim bir sınıf bulma çabam hep boşa çıkıyordu.
Böyle bir sınıfı hiçbir yerde bulamadım.
Stellanın odasında geçirdiğim zamanda uğraşımla neden
gerçekten bağlantı kuramadığımı anladım. Bağlantı için hâlâ
kendim yerine öğretmenime bakıyordum. Stellanın rehberli
ği sayesinde bu durum kalıcı olarak değişti. O zamandan beri
katıldığım sınıflardan biraz daha fazla keyif alıyorum; çünkü
beni, evdeki çalışmalarıma kıyasla biraz daha fazla zorluyorlar.
Ayrıca bu sınıflara katılmak, benzer biçimde düşünen insanlar
la tanışmak için de harika bir yol. Fakat evdeki çalışmalarım
dan da vazgeçmedim; çünkü öğretmen, çalışmanın ta kendi
siydi. Stella, son öğrencisinde kesinlikle iz bıraktı.
Stellanın en büyük hayal kırıklığı, ölmeye hazır olmasına
rağmen bunun gerçekleşmemesiydi. Bir sabah eve geldiğim
de kendisini nasıl hissettiğini sordum. “Sence nasıl hissedi
yorum?” diye cevap verdi. “Hâlâ buradayım ve burada olmak
istemiyorum.”
Artık meditasyon da yapamıyordu. Stella, yıllar süren zihin
sel disiplin ve meditasyon yoluyla kendisiyle kurduğu bağlan
tıdan sonra eve dönüşünün yaklaşmış olmasının doğal bir şey
olduğunu düşünüyordu. Hatta uygulamasının daha da yoğun
laşacağını düşünmüştü. Ama yoğunlaşan, benim çalışmalarım
olmuştu. Her akşamüstü Stella yeniden uykuya daldığında ak
şamüstü meditasyonumu yapardım. Bir gün bana, “Çok şans
lısın” dedi. “Bu çok can sıkıcı. Meditasyon da yapamıyorum,
ölemiyorum da.”
“Belki de hâlâ benim için buradasındır. Belki de hâlâ senden
öğrenmem gereken şeyler vardır ve bu yüzden henüz zamanın
gelmemiştir” dedim.
Stella başını salladı. “Bunu kabul edebilirim.”
Aslında iki kişinin birbiriyle etkileşime girmesinin sebebi
her zaman aynı şeydir; biz, birbirimizden bir şeyler öğrenmek
için oradayızdır. Ben ortaya teslimiyet konusunu atmaya başla
dığımda Stella kendi içinde daha fazla huzur bulmaya başladı.
Ben yatağının kenarına oturup geçen günlerden ve akışına bı
rakmayı öğrenmekten bahsederken ilgiyle beni dinlerdi.
Yıllar boyunca kaderin bir cilvesinden diğerine doğru sav
rularak yaşamıştım. Ona, yıllar önce nasıl bir depo dolusu
benzinim, elli dolarım ve bir süre daha serin bir yerde yaşama
arzum dışında hiçbir şeyim olmadan kendimi yollara vurdu
ğumu anlattım:
“Aklımda Nevv South Wales’de bir kasaba vardı ve o yöne
doğru gitmeye başladım. Yol üzerindeki arkadaşlarımı ziya
ret ettiğimde birkaç gün çalışabileceğim işler buldum ve bu,
yola devam edebilmemi sağladı. Bu göçebe hayatını uzun
zamandır sürdürdüğüm için ülkenin dört bir yanına dağıl
mış, bazılarını on yıldır görmediğim bir sürü arkadaşım
vardi. Sonunda gitmek istediğim kasabaya vardım ama çok az
param vardı.
Bir burnun üstüne kurulmuş olan karavan parkı,
kasabadaki en muhteşem manzaraya sahipti ve görkemli Pasifik
Okyanusu’na bakıyordu. Ben de orada bir gece kaldım. Eski
cipimin arka koltuğu kaldırılmış, yerine bir yatak konmuştu.
Yola çıkmadan önce perdeleri de açtığımda yeniden aracıma
kavuşuyordum. Kasabadaki iş olanaklarını araştırırken en
başta her şey biraz zor gelmişti. Ama en sevdiğim mevsim olan
sonbahardaydık. Ben de birkaç gün için bu mükemmel
havanın tadını çıkardım ve bol bol yürüdüm.
Fakat karavan parkındaki kiramı ödemeye uzun süre
devam edemeyecektim. Param hızla tükeniyordu ve orada
kalmamın tek sebebi, insanlarla görüşmeler yaparken duyduğum
duş ve belirli bir yer ihtiyacıydı. Ben de biraz erzak alıp
doğaya yöneldim ve pek de uzak olmayan bir nehre giden tabela-
ları takip etmeye başladım. Daha önce de kaderin çağrılarına
uymuş biri olarak bu kez de korkularımla yüzleşmek zorunda
kalacağımı biliyordum. Kaderin tüm kontrolü eline almasını
istiyorsam zihnimi onun yolundan çekmem gerekiyordu ve en
zor iş de buydu.
Geçmişteki koşullanmalarımın ve toplumun bana, böyle
yaşayamayacağımı söylemesinin sonucunda oluşmuş sağlıksız
kalıplar zihnimde su yüzüne çıkıyordu. Korku, bir kez daha
çirkin başını göstermeye başlıyordu ve ben bir kez daha her
şeyin nasıl olup da yoluna gireceğini merak ediyordum.
Kendimi yeniden yaşadığım anın içine çekmek, beni daha önce
kurtaran tek şey olmuştu ve şimdi de beni kurtaracak olan şey
buydu ve korkularınızla yüzleşmek için, hayatın gerçek ritmine
geri dönebileceğiniz doğadan daha iyi bir yer yoktur. Korkular
uykudayken çiğ besinleri az miktarda tüketerek; tertemiz,
kristal berraklığındaki nehirde yüzerek; doğadaki meraklı yüzlerin
gelip gidişlerini izleyerek; kuşların çeşit çeşit şarkılarını
dinleyerek ve okuyarak harika, basit ve sağlıklı günler geçirdim.
Bu dönem çok keyifli, geniş ve güzel bir zamandı.
Başka bir insana rastlamam neredeyse iki hafta sürdü. O
gün geldiğinde gördüğüm insanlar çok nazikti. Üç nesli bir
arada bulunduran bir aile, nehir kenarında pikniğe gelmişti.
Buradan hafta sonunda olduğumuzu anladım. Cipimi açık
bırakarak uzun bir yürüyüşe çıktım ve onları doğayla baş başa
bıraktım. Akşamüstü, cipin arkasında kapı ve pencereler açık
halde biraz uzanıp kitap okudum. Günbatımının şahane ışığı,
büyülü bir görüntüyle ağaçların arasından süzülüyordu.
Aile oradan ayrılırken benim yaşlarımda, iki çocuk
annesi kadın gruptan ayrıldı. Kocası, çocukları ve annesiyle babası
arabaya doğru ilerlemeye devam etti. Sessizce bana doğru
ilerledi ve cipimin içine doğru eğildi. Ben biraz şaşırmış biçimde
kafamı kitabımdan kaldırıp ona gülümserken, ‘özgürlüğünü
kıskanıyorum’ dedi. Bunun üzerine ikimiz de güldük ve kadın,
bana hiçbir şey söylemeden ve benim cevap vermeme fırsat
vermeden dönüp gitti.
O akşam cipin içinde perdelerimi açmış yatarken kurba-
ğalar nehrin yanında şarkılar söylüyordu ve ben milyonlarca
yıldızdan oluşan bir battaniye eşliğinde o kadını düşünüp
gülümsedim. Haklıydı. Bir insanın olabileceği kadar özgürdüm.
Önümüzdeki birkaç günden sonrası için yeterli param ya da
yiyeceğim yoktu; ama tam o anda, kendimi bir insanın
olabileceği kadar özgür hissediyordum.
O zamandan beri insanlar, bozkırlara ya da ülkenin başka
yerlerine yaptığım gezilerde hiç güvenliğimden endişeye düşüp
düşmediğimi bana sık sık sordular.

Cevap bırakın